ak parti, cemaat, dersane falan

türkiye'deki herhangi bir gelişmeyi ak parti-cemaat üzerinden "okumak" akla ilk gelen yöntemlerden biri bir süredir. herkes istediği yönteme başvurabilir tabii ve bu iki grubun temsil ettiği, dayandığı tabanın ülke için önemli sayılabilecek bir yekûna tekabül ettiği söylenebilir.

ben de kendi adıma "cemaat 14 yaşında ve kendine hizmet diyor." gibi alelade bilgileri çok gizli ve yeni birşeymiş gibi pazarlamaya çalışanların analizlerini ciddiye almamayı bir yöntem olarak belirledim. 

"gülen cemaati ve adlandırılması" meselesi başka bir zamana kalsın, gündem tacizi sonrasında dersane meselesi hakkında birkaç kelam etme ihtiyacı duydum. 

lise eğitimimi tamamlayana kadar 1 yıl özel ders almış, 5 sene de dersaneye gitmiş biri olarak, bu konuda birşeyler söyleyebilecek durumdayım sanırım. e hadi bu 5 yıl boyunca "güven-der" çatısı altındaki dersanelere gitmiş olduğumu da söyleyeyim de bir yandan sözlerim önem kazanırken bir yandan da beni kategorize etmeye çalışanlara yardımcı olayım. bu kategorizasyonun yazının devamında sebep olacağı sıkıntılardan müessesemiz mesul değildir. 

öncelikle, dersanelerde yıllarını geçirmiş biri olarak dersanelere gitmek durumunda kalmadığım bir ülkede yetişmek isterdim veya başka bir ifadeyle çocuğumun dersanelerin olmadığı bir sistemde okumasını isterim. 

dersanedeki türkçe hocamız "acıyorum size. hepiniz kafası basan çocuklarsınız. şu güzel yaşlarınızı buralarda heder ediyorsunuz. bir senenizi bu kadar yoğun bir şekilde başka bir meseleye vakfetseniz, o alanda çok başarılı olursunuz. bir enstürman çalmayı öğrenebilirsiniz, bir yabancı dil öğrenebilirsiniz veya hangi konuda olursa olsun gayet iyi bir konuma gelebilirsiniz." derdi. dediği o zaman da mantıklı gelirdi ama gençliğimizi daireyi taşırmadan doldurmaya çalışmakla geçirmenin ne kadar saçma olduğunu daha fazla içselleştirmem yurtdışına çıkmamla oldu ve evet olursa çocuğum için tercih edeceğim, dersanesiz bir eğitim modeli olur kesinlikle.

fakat gündeme getirilen uygulamaya yönelik "piyasa"ya bakan yönüyle eleştirilecek birçok noktası var, birkaçını şöyle sıralayabiliriz.

1) mevcut şartlar içerisinde ortaya çıkmış, birçok insan için istihdam yaratan bir sektörü evrensel hukuk normlarına dayandıralamayacak bir keyfilikle kapatmaya kalkışmak, saçmalıktır. bunun arkasında hükümet-cemaat çatışması varsa, ki bu girişim makul başka bir gerekçeye dayandırılamayacak kadar irrasyonel, bundan dolayı dersaneleri "yasaklamak" imam-hatiplilerin önünü kesmek için bütün meslek lisesi çıkışlıları mağdur etmeye benzer bir sonuç doğuracak ve piyasadaki bütün "oyuncular" bundan mağdur olacaktır.  

2) "ataması yapılmayan öğretmenler" gibi bir meselesi olan bir ülkede binlerce öğretmene istihdam sağlayan böyle bir sektörün ortadan kaldırılmasının doğuracağı sonuçlar üzerine ne kadar kafa yorulmuş, bununla ilgili ne gibi projeksiyonlar yapılmıştır? 

3) özel ders gibi devletin vergi alamadığı bir alan ve burada dönen paralar bilinirken dersane gibi kayıt altındaki bir sistemi kaldırarak ekonominin kayıt altına inmesinin hesabı yapılmış mıdır? 

4) dersanelerin ayrıca yıllar içerisinde gerek burs vererek gerekse orta sınıftan ailelerin fedakarlık yaparak çocuklarını göndermesi sonucu birçok gence üniversite imkanı sunmuştur. dersaneler, bu açıdan eğitim imkanlarının "demokratikleşmesini", hasoların-memoların çocuklarının üniversiteye gidebilmesini mümkün kıldığını unutmamak gerek. piyasanın "özel derse" kalması eşitsizliği körükleyecek, aileleri ve gençleri daha zor durumda bırakacaktır. 

5) dersanelerin kapatılması ile eşitsizliğin kalkacağını iddia etmek hangi eğitim sisteminin ortaya koyduğu düşünce sisteminin ürünüdür, asıl kafa yorulması gereken mesele budur. 

"bütün bu işe kalkışılmasının altında zaten piyasanın kabul etmeyeceği bir irrasyonellik varken bunlardan bahsetmenin ne alemi var?" diyecek olanlar da sanırım haklı ve bundan dolayı meseleyi "piyasa ve dersanelerin sosyal gerçekliği" alanından çıkarıp bir de cemaat açısından irdelemeye çalışayım. 

dersanecilik sektörü içerisinde orta vadede en az zarar gören "oyunculardan" biri cemaat olacaktır. cemaatin dersanelerin bir kısmını fiyatı daha düşük özel okullara çevirebileceğini, çalışanlarının bir kısmını farklı alanlarda istihdam edebileceğini (devlet dahil hiçbir kurumun "insanları farklı alanlarda istihdam edebilme esnekliği" açısından gülen cemaati kadar imkana sahip olduğunu sanmıyorum.) ve geri kalanını da kpss'ye yönlendirebileceğini  ben öngörebiliyorsam başkaları da bunu düşünmüş, düşünebilmiş olmalı.

ayrıca dersaneler var diye gülen cemaati bu günkü durumuna gelmedi. mevcut eğitim sistemindeki çarpıklığın doğurduğu ihtiyaca yönelik çözüm üretmesi buna sonuç olmuştur ama burada temel mesele eğitim sisteminin çarpıklığı da değil. önce türkiye'deki sonrasında yurtdışındaki kolejlerde uluslararası bilim olimpiyarlarında dereceye girmek de bir yöntemdir mesela. buradaki temel mantık, insana yatırım yaparak mevcut sistem içerisinde başarıyı ölçen kriterlere göre başarılı olmak.

bunun yanında yaşananaların cemaatte 28 şubat sürecinin sebep olduğuna benzer bir "silkelenmeye" sebep olacağını diye tahmin ediyorum. son on yıllık süreç, türkiye'deki birçok kesimde olduğu gibi gülen cemaati'nde de "gevşemeye" sebep olmuştu. mezun olduğum liseye gittiğimde öğretmenler odasının önünde zaman gazetesi, içerisinde gazetenin hadiye ettiği dergiyi görünce (yeni bahar olabilir ama aklımda tam kalmamış) cemaatten olduğunu bildiğim bir öğretmene "yok artık, bu nedir?" diye sorduğumda "artık bazı şeylerin değiştiği" yolunda bir yanıt alınca "hayırdır, kolej mi oldu burası?" demiştim.

dersanelerin kapanması durumunda "ışık evlerinin" öğrencileri sınava hazırlamakta yeniden daha aktif duruma geçeceğini öngörmek çok da zor değil. cemaat orta vadede şartlara uyum sağlayıp insan odaklı çözüm üretmeye devam edecektir ve böyle saçma bir sürecin kazananı olacaktır. peki bütün bunlara rağmen mesela zaman gazetesindeki haber ve yorumlarla bu kadar meseleye eğilmelerinin, teknofem reklamını, o reklamın kamera arkasını gündeme getirmelerinin altında ne yatıyor? bence "dersanelerin cemaat için önemi" değil, bu makullükten uzak adımı atmaya karar verebilen iradenin sonraki adımlarına karşı önlem almaya çalışıyor olabilecekleri gibi bunun arkasındaki dinamiklere tavır alıyorlar.

bununla beraber gelişen teknolojiyle beraber ortaya çıkan makul ve elzem sonuş olan öğrenmenin ve bunun doğal sonucu olarak dersaneciliğin dijital ortama kayması süreci, hükümetin gerçekleştirmeye çalıştığı uygulama ile hızlanacaktır fakat bu adımın arkasındaki makul olmaktan ve üretkenlikten çok uzakta olan sürtüşmeci "aklın" ülkeyi pek hızlandıracağını sanmıyorum. 

I've seen the future, brother: It is murder!

Seçim hakkında güncele takılmadan yorum yapabilmeye imkan verecek süreyi geride bıraktık. CHP "Bir yemin etmedim ki, dönemem!" şarkısını söylemeye ne kadar devam edecek, Erdoğan'ın "Tükürdüklerini yalayacaklar." kehaneti tutacak mı, bağımsız vekiller şu "içeriği garip kendi garip" ritueli gerçekleştirecek mi zaman içerisinde göreceğiz. Yeni anayasa için sarf etmemiz gereken enerjimizi ve zamanımızı malesef sırf yamayasamızın ve kurumlarının sunduğu son sürüm sorunlara ayırmış bulunmaktayız. Ortak aklın "katledildiği" bir ortamda seçim gibi tüm parlamenter demokrasilerde çözüme hizmet eden bir uygulamanın nasıl "murdar" edilebildiğini hep beraber görmüş olduk.

Dikkat çekmek istediğim nokta ise farklı; Türk siyasetini ve dahi Türk sporunu tek celsede kurtaracak önerimi açıklıyorum ey ahali! Herşey siyasetçilerimizin seçim sonuçları üzerine yaptığı yorumları takip ederken oldu. Her partiden birileri çıkıp seçimi nasıl kazandıklarını gayet makul gerekçelerle izah ediyordu. Biri oyların yarısını almış, diğeri oylarını yüzde olarak en çok artıran parti olmuş, bir diğeri komploya tokat gibi cevap vermiş, öteki milletvekili sayısını artırmış. Grafikler eşliğinde oyları düşen partiler içerisinde en az oy kaybına uğrayan parti olduklarını duyurarak seçim zaferini ilan edeni bile var. "Olaya bir de bu açıdan bakmak lazım!"ın cümle alem içerisinde kullanımı adeta. "Bir anda ampul yandı." diyeceğim, olmayacak! Ama daha önce fark edememiş olduğuma hayıflandım. Bir yanda "Kaybetmeyenler Kulübü" halindeki Türk siyaseti, diğer yanda ise işin sportif yönünü ve eğlence yanını ıskalayan, başarısızlıkta istifaların istendiği, teknik direktör sirkülasyonunun baş döndürdüğü, havaalanında binlerin omuzlarda karşıladığı futbolcuların üstüne para ödenerek sessiz sedasız uğurlandığı spor camiası. Yıllardır Türkiye'deki seçmen davranışları hakkında konuşurken eleştiri amaçlı kullanılan "takım tutar gibi parti tutmak" klişesinin işte tam da o anda nasıl da farklı göründüğünü bilemezsiniz. Sadece başarıya, tabelaya odaklı olan spor algımızı değiştirip "parti tutar gibi takım tutacaktık" alt tarafı. 4 yıl sonra yine oy isteyeceği seçmenlerin Stockholm sendromundan muzdarip olduğunu ifade edenlerin şahsında tebarüz eden "önemli olan katılmaktı" ruhunun spor dünyamızda nevş-ü nema bulmasıydı gerekli olan!

Bu basit formül sayesinde küme düşen takım bile yediği gol sayısını azaltmış olmaktan mutlu olabileceği gibi spor dünyamız "zafer değil sefer"i ön planda tutan bir "fair play" ruhuna kavuşmuş olacak. Kısaca siyasetteki "istatistikli harikalar kumpanyasını" takasta kullanıp karşılığında kulüplerimizde sıklıkla başvurulmasına rağmen pek de işe yaramayan istifa ve görevden alma mekanizmalarına ise siyaset forması giydireceğiz; hepsi bu.

İşbu fikir tüm memleketimize hayırlı olsun. Bugünü kaçırıyoruz, bari geleceğimiz "murdar" olmasın.

Mal tipi choice!

“Reklamlara dönüşen duvardaki sloganlar” familyasından “Eğitim şart” hal ve gidişatı bir nebze olsun düzeltmiş olsa da, eğitimi memleket ahvali üzerine yapılan her sohbetin kadrolu günah keçisi pozisyonundan 4-C'ye geçirmek dahi henüz mümkün olmadı. Eğitim, siyaset gibi konularda devletin “giydirilmeye” meyilli çıplak kral özellikleri sergilemesi de “eleştirenin” elini güçlendiriyor. Ben de test sistemi üzerinden bir çıkarım yapmaya niyetlenmiştim.

“Çoktan seçmeli doğrular”ın dünyayı algılama biçimimiz üzerindeki etkisini irdeleyecektim. Pek şık olmayan gündelik tavır almalarımız üzerindeki, sorulara cevap bulmadaki zihni alışkanlıklarımızın, daireyi taşırmadan karaladığımız şıklarımızın muhtemel etkisinden bahsedecektim. Öyle ya, önermelerden biri doğru diğerleri yanlıştı; kimse bir konuyu derinlemesine düşünmek zorunda kalmıyordu böylece. Seç şıkkını; belirle tarafını! Cevabı bilmesen bile “sallama” lüksü de vardı ayrıca.

Soykırım tartışmalarına değinecektim sonra. Diyecektim ki: “1914-15 yıllarına dair hangi bilgilere vakıfız? Türkiye'nin “arşivleri açılım”ı olumlu bir adım fakat arşivlerdeki belgelerin ne kadarının incelenmiş olduğunu geçtim, incelenen belgelere dair bilgileri bile merak konusu olan kişilerin bu konuda ahkam kesmesi bana pek inandırıcı gelmiyor. Meydana gelmiş olan bir olayın “soykırım” olarak adlandırılması teknik bir konuyken “soykırımın şartları”ndan bihaber insanların bu konuda söylediklerinin kıymeti “kendinden menkul değerler borsası”ndan başka nerede işlem görür? Bundan dolayı Ermeni “Meselesi”nin soykırım olduğunu iddia edenlerle buna şiddetle karşı çıkanlar, bir izohips eğrisinin güller açan dalı gibi.

Buna karşılık “Ermeni dölü/tohumu” tamlamalarının ve cumhurbaşkanını eleştirmek için “Anne tarafından etnik kökenini araştırırsanız görürsünüz” şeklinde araştırmacı faşizm örnekleri sunan milletvekillerinin varlığı ise üzerine kavga edilen ve içerisinde ne yazdığı pek de bilinmeyen “eski defterler”den değil, oldukça “cari” bir hesap. Fakat “bu ülke”de dedikodu hakikate, kavga çözüme galebe ettiği için “gündelik sözler arasında” gündelik meselelerimizden ziyade kavgaya elverişli müphem konular revaçta.”

Ama toplum olarak üretebildiğimiz toplam değeri ıskaladığımız gerçeği engel oldu; “olduramadım”! Sonuçta “yazılı yoklama” ile büyüyen “büyüklerimizi” de görüyoruz. Başbakan'ın üslubuna kızarken ülkenin “seri sövmeler cumhuriyeti” halini ıskalıyoruz. Ülkedeki sorunlara bakarken, o kadar uzaklara dalmamak gerekiyor belki de; aynalar seni söyler!

Kapları sık ve birleşik tutalım ey cemaat-i müslimin.

Şu "Melez" Türkler

“Yaşasaydı bugün 13 yaşında olacaktı!” Öldü mü? Sanmıyorum. Nasıl ki “Ebu Leheb ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor”sa o da ölmedi, sosyal bellekte uzun süre yaşayacaktır elbette ama bin yıl süreceği öngörüsünde bulunanların “planladıkları”, “kurguladıkları”, “hayal ettikleri” bir yaşam şekli değil bu.

Peki, başlık? Her konunun siyah-beyaz dualitesinde ele alınmasının dayanılmaz hafifliğinin hükümferma olduğu bir ülkede önce beyazların adının konulması, sonrasında Başbakan'ın kendisini “bu toplumun zencisi” ilan etmesi de tesadüf olmasa gerek. Konumuz ise sınıflarının ekonomikten sizade kültürel faktörlerle şekillendiğine inandığım Türkiye'de, 28 Şubat sürecinin de “katkılarıyla” oluşan ve üzerinde pek durulmayan bir sınıf: Melez Türkler. 28 Şubat yaşanmasaydı da oluşacak mıydı bu sınıf? Belki. Ama ne sayıları bu kadar çok olacaktı, ne de bu kadar “baskın” olacaktı melezlikleri.

Bu coğrafya birey yetiştirme konusunda pek de münbit sayılmaz. Bu ifade durumu izahta biraz basit kaçmış olabilir ama sağcısı-solcusu, Türkü-Kürdü, alevisi-sünnisi, dindarı-seküleri fark etmeksizin bireyden ziyade “cemaatlerimize” nefer yetiştiriyor olmamız, ülkede sağlanan ender “konsensüs”lerden doğrusu.

Peki, 13 yıl önce bir şubat günü ne oldu Türkiye'de? Balans ayarının zamanı geldiğini düşünen bir grup “akil adam” bastı düğmeye. Şu sıralar sıklıkla piyasaya düşen planlar gibi bir plandı bu da herhalde. Ama o zamanlar, “küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı”nın oluşturduğu tehlike söz konusu değildi. Basın, “hazır ol” komutuna itaat etmekte bugünkü gibi “oyun bozanlık” etmiyordu. “Ses kayıtlarının düştüğü” Youtube yoktu bile; asude zamanlardı!

Plan işliyordu; arka bahçe dağıtılmış, başörtülüler üniversitelerden kapı dışarı edilmişti. Önce liseye gidenler alelacele düz liselere geçti; orta okula gidenlerin önünde ise bir sınav şansı daha vardı. Anadolu İmamhatip Liselerine gidenler son senelerinde okullarından ayrıldı, bu sefer Anadolu Liselerinin “makbul” olanlarının, Fen Liselerinin veya kolejlerin yolunu tuttular. Kendi habitatlarından ayrılan bu gençler, başka bir dünyaya girmiş oldular böylece; başka değerlerin, başka bir kültürün baskın olduğu bir dünya. Çoğunlukta ve güvende oldukları “bahçeden” çıkıp sorgulandıkları ve de sorguladıkları bir dünya içerisinde buldular kendilerini. Karşılaştıkları “meydan okuma” çetindi ve bu gençler bu “meydan okumaya” verebildikleri cevaplar kadar “bireyleştiler”.

Bu sürecin bir de “başörtüsü mağdurları” tarafı var. Bir kısmı yurt dışına çıktı, bir kısmı başını açarak veya peruk takarak okuma kararı aldı. Bu tür tercihler yapmak durumunda bırakılmanın yanlışlığı ve çarpıklığını bir kenara bırakırsak, saydığım bu durumların karar verme aşamasından itibaren nasıl bir bireyleştirici etkisi olduğunu ne kadar algılayabildiğinizi cidden merak ediyorum.

Bu çocukların ailelerinden başlayarak giderek azalarak yayılan etkilerini dindar kesimin son 10 yıldaki değişimi ile beraber düşününce daha iyi anlamak mümkün. Bugün dindarların taleplerini “Elin Hristiyan'ı bile serbest bırakmışken müslüman bir ülkede neden yasak?”tan ziyade demokrasi ile temellendirme noktasına gelmesini “takiye” ile açıklamaya çalışmak ancak ülkemin toplum mühendislerine nasip olabilecek bir “hatada ısrar” örneğidir. Ve not düşmekte fayda var, Türkiye'de bir değişim olacaksa bu ancak dindar kesimin değişmesiyle meydana gelecektir. Ayrıca bu “melezleşme” sürecinde dindarların ulaştıkları yeni çevreler ile etki alanlarının arttığını, siyah beyaz arasındaki geçişte grinin her tonunun oluştuğunu hatırlatmakta da fayda var.

Bu “sınıf” hakkında edilecek, edilebilecek daha çok laf var. Bir giriş olması bakımından bu kadarla yetinme durumundayım. Onların en büyük özellikleri birey olmaları. Birey ki, en çok lazım olandır bize. Cemaat karabasanları görenlere bir ufak tüyo vereyim: Cemaatlerden değil, bireylerden korkun!

28 Şubat gibi “olmayacak dua”nın 1000 yıl süreceğini söylemişliği olanların zekalarına kefil olamam, fakat bu ülkenin “çevik” ve “bir”eyleştirici paşalarının olduğu kesin; sevip sevmemek sizin tercihiniz!

Sana, bana, vatanıma, memleketimin postmodern darbelerine dair

Kim olduğum önemli değil. Zaten bu yazı bana degil, Türkiye gerçeklerine inat "üretilmiş" gerçek dışı hayatlara dair. İsmimi merak mı ediyorsunuz? Sahi siz bilir misiniz bir insanın isminin ne olduğunu merak etmeyi? Hayır hayır, her gün aynı otobüse bindiğiniz güzel bir kızın ismine duyulan romantik bir meraktan bahsetmiyorum. Gecenizi gündüzünüzü beraber geçirdiğiniz, hayata dair birçok şeyi paylaştığınız bir insanın sizinle tanışırken söylediği ismin -isim ki sahibiyle beraber şahsiyet kazanır ve bir insandan artan kalan en büyük hatıradır- “gerçek” ismi olmadığını öğrendiniz mi hiç? Bu noktada soruyu tersten sormak da mümkün: Siz hiç biriyle tanışırken kendi isminiz dışında bir isim kullanmak durumunda kaldınız mı? Daha da ileri giderek isimle başlayarak “Acaba ne zamana kadar koruyabileceğim bunu?” diye üzerine titrediğiniz bir başka dünya kurdunuz mu? “İleride memur olursam başıma iş alırım” veya “Kardeşim askeri okulda okuyor” gibi hayata dair kaygılarınızdan dolayı hayatınıza şizofrenik tonlar eklediniz mi? Orta okulda kaldığınız öğrenci yurdu Terörle Mücadele Ekipleri'nce basıldı mı? Yazın bir grup arkadaşla beraber belki kitap okuyup ibadet etmek ve “helal daire içerisinde” kafa dinleyip tatil yapacağınız yere gitmeden önce defalarca orasının jandarma bölgesi olup olmadığını da sorma ihtiyacı hissettiniz mi? Birilerinin düğmeye basması sonucu ekranlara boca edilen görüntüler, kurgulanmış “varan” dinci “bir”ler, mürteci “iki”ler eşliğinde bir anda “olağan şüpheli” duruma olmak gibi bir olağandışılık oldu mu hayatınızda? Okuduğunuz okula başınızdaki örtü dolayısıyla girememekle karşı karşıya kalmanın şokunun yanında akşam bültenlerinde tüm ülkeye “devlet düşmanı” olarak yansıltıldınız mı? “Başörtüsü ile eğitim arasında tercih yapmak zorunda kaldınız mı?” sorusunu bir kenara bırakalım, üniversiteye girebilmek için başörtüsünü çıkaran birinin mahcubiyetine ve ürkek adımlarına tanık oldunuz mu? Böyle bir tercihte bulunma durumunda kalmanın bile başlı başına ne kadar ağır bir yük olabileceğini bir an olsun düşündünüz mü? Çalıştığınız veya sahibi olduğunuz firmaların sermayesi ansızın “yeşillenmiş” olmakla itham edildi mi? Büyük büyük masaların arkasında oturan haşmetli ve apoletli birkaç dudaktan çıkan kararlar sonrasında okulunuzu değiştirmek zorunda kaldınız mı? Kurban derisi toplamayı kriminal bir faaliyette bulunuyormuşçasına gizlilik içerisinde yürüttünüz mü?



Tamam, Türkiye'de herkes dini inancını istediği gibi yaşıyor da, yine de sormadan edemedim işte! Türkiye'deki dindar kesim üzerine kelam etmeden önce bu sorular üzerine biraz düşünün isterseniz. Yahut boş verin; sizin de nineniz başörtülü ne de olsa.



Böyle olur çelebi bizde din özgürlüğü dediğin!

Siktirin gidin!

Nasıl bu kadar haklıydılar bilmiyorum ama haklıydılar. "Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır." diyen de haklıydı, "Hiç kimse dilin vatandan daha az kutsal olduğunu söyleyemez." diyen de haklıydı. Bir cinnet herşeyi halleder mi bilmiyorum ama "namusuma" ve "kutsalıma" el uzatma hakkını nasıl kendinizde gördüğünüzü de bilmiyorum. Tartışmak, ikna olmak, ikna etmek istemiyorum; kavganız umrumda değil. Sadece anlamak ve anlatmak istiyordum fakat imkan bırakmadınız. Siz kelimeleri böylesine iğfal etmiş, anlamı yağmalamışken nasıl yapabilirim ki bunu?

Evet, siz yaptınız bunu; hepiniz!

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu; siz kelimeleri tüfek yaptınız! Bütün beynimize mayın döşediniz, düş bahçelerinde yürüyemez oldum. Kavganız uğruna herşeyi aynı hızla tüketiyordunuz, birinciliği kelimelere verdiniz! Bir vakte erdi ki bizim günümüz; her söz işgal altında, her kelime bir etiket.

İçini boşalttığınız şekliyle "sözün bittiği yerdeyiz" ve söz de bitince ne kalır ki insanın elinde?

"Ağzımızda anamızın sütü gibi helal ve güzel" olması gereken kelimeleri mundar ettiniz. "Kelimeler birer varsayım." diyen de haklıydı ve siz farzımı muhal kıldınız. Amaca giden yolda herşeyi mübah saydınız bari kelimeleri bıraksaydınız!

Neyin peşindeyseniz hepsi sizin olsun! Sizin olsun iktidarınız, gücünüz, paranız, yaşam tarzınız, halka arzınız...

Bana "kelimeler kafi", kelimelerimi bana geri verin,

sonra da nereye istiyorsanız oraya siktirin gidin!

"Allah Allah", kontesi kim fişledi?

Taraf Gazetesi'nin 20 Ocak 2010 günü "Darbenin adı Balyoz" başlığı ile duyurduğu haber, kamuoyunda beklenen cenahlardan beklenen seslerin yükselmesi ile aks-i seda buldu. Google'da baki kalan bu hoş sedalar içerisinde, "Allah Allah Remix by Bash-Buu" sound'uyla bir adım öne çıktı.

Konu etrafında yapılan tartışmalar sürecektir, fakat bugün yayınlanan "Çetin Doğan'ı çıldırtan kitap" başlıklı haber ilgimi çekti. Görevi Türkiye'yi muhtemel bir savaşta korumak olan (en azından olması gereken) TSK'nın, söylem ve eylemleri ile laikliğin kendisine biçtiği faaliyet alanı içerisindeki yerini sıklıkla vurgulamasına rağmen gayet dini referanslı "şehitlik" kavramını sağladığı her türlü avantajıyla beraber rahatsızlık duymadan kullanmasından en hafif ifadeyle rahatsızlık duyan biri olarak Çetin Doğan'ın habere konu olan davranışını İlker Başbuğ'un açıklamalarından daha samimi, tutarlı ve doğru buldum. Öncelikle kesin bir şekilde belirtmek gerekir ki; zorunlu olan askerlik hizmetini allayıp pullamak, "mehmetçiği askerliğe ısındırmak ve yurt sevgisi aşılamak" için dini motiflerin kullanılması laikliğe aykırı bir davranıştır. Ayrıca TSK'nın demirbaş listesindeki paratoner başlığına şehitliğin yanına bir de Allah Allah'ı ekleyen İlker Başbuğ'un bu ülke insanlarına izah etmesi gereken bazı noktalar var;

1) Hal-i hazırdaki şekliyle mevcudiyeti Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun 1. maddesine ve dolayısıyla Anayasa'ya mugayir olan askeri okullara alınan öğrencileri seçme kriterleri nelerdir? Bu öğrencilere mülakatlarda neler sorulmaktadır ve sicil kayıtlarında nelere dikkat edilmektedir?

2) Askeri tesislerde gerçekleştirilen düğünlerdeki konuklara uyguladıkları kriterler nelerdir? Bu kriterleri neye dayandırmaktadırlar?

3) "Allah Allah" diye talim yapan askerlerin yemin törenine gelen başörtülü yakınlarının maruz kaldıkları muameleyi nasıl açıklıyorsunuz?

4) Zamanında Tayyip Erdoğan'a sunulan brifingin kozmik olmayan kısmından bir kuple de vatandaşlara mırıldanabilirler mi? Merak etmek sadece Başbakan'ın hakkı mı? Sahi, 'nedir bu irticai faaliyetler?'

Şimdi reklamlar;

"Başörtüsü ki kamusal alana gelmez, askeri tesise hiç gelmez"in yazarından yeni bir baş yapıt:

"Allah Allah, kontesi kim fişledi?"

Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern tüm kitapçılarda.

Dünden gelim, tüme varım

Küçüktüm. Uzaktan kumandayı geçtim televizyonun kanal düğmelerini bile kullanmaya ihtiyacımızın olmadığı yıllardı.

Terör, haberlerin önde gelen konularındandı. Haberlerin ve de Perde Arkası programının... Ekrana yansıyan Türkiye haritasının Doğu'daki bir köşesinde çatışmayı simgeleyen ateş çizilirdi, ekrana aciz gözlerle bakanların yürekleri cız ederdi. Çatışmada şehit düşenlerin isimleri ve rütbeleri okunur, kahir ekseriyeti "ölü ele geçirilen" teröristlerin sayısı verilir, ele geçirilen mühimmatın görüntüleri akarken kurşunlarla masanın üzerine, bilincimizin en dibine yazı yazılmış olurdu.

Haberleri izlerken şehit sayısı ile ölen terörist sayısını karşılaştırırdım hemen. Şehit sayısı daha fazla ise üzüntüm katlanır, aksi durumda azalırdı. Öyle ya bir tarafta ülkeyi sebepsiz yere bölmek isteyen, topraklarımızda gözü olan kötü niyetli çok kötü adamlar vardı; diğer tarafta onlara karşı ülkeyi müdafaa eden askerlerimiz.

Bir şekilde öle öle biteceklerdi nihayetinde bu kötü adamlar. Bunu niye yaptıklarını bilmiyordum ama bunlardan yeterince ölürse bu durum ortadan kalkacaktı, buna emindim ve bundan dolayı merkez stüdyodan dakika ve skor almak için kendisine uzanılmış TRT Radyo spikerini dinlermiş gibi dinlerdim haberi okuyan arka sesi. Sahadaki bütün gollerin bizim kalemize girdiğini, hayatını kaybedenlerin tamamının memleketimin insanı olduğunu çok sonra fark ettim, hem de çok sonra...

Öyle olmasa orta üçe giderken sabah derse gelen hocamız terörist başı Öcalan'ın yakalandığı haberini heyecanla bizimle paylaştığında aynı heyecan ve sevinci ben de duyup yıllardan beri süren terör belasından o an itibarıyla kurtulduğumuzu, hain terörün kökünü kuruttuğumuzu sanır mıydım?

Türkiye, değil sorununun; Kürt'ün kendisinin olmadığı yılları yaşadı. Sonra "Güneydoğu sorunu" dendi, "kalkınmamışlık sorunudur". Yeterli yatırım yapılırsa ortada ne terör kalacaktı, ne göç; bunun için ülke kaynak ayırdı. Dağa çıkanlar öldürülünce terör bitecekti; bunun için ülke silaha para verdi, teröre şehit verdi. Abdullah Öcalan'ın isminin Apo olarak dahi olsun telaffuz edilmediği, "terörist başı", "bebek katili" gibi dolaylamaların kullanıldığı metinleri duyarak büyüdü nice insan; ülkece resmî söylemin belirlediği kelime dağarcığı ile darağaçları kurduk, sakıncalıların ayağının altındaki sandelyeye huşu ile vurduk.

Bugün gelinen noktada bu ülkenin insanı canını, malını, yıllarını uğruna verdiği bir algının "üretilmişliğinin" ve gerçekle arasındaki mesafenin büyüklüğünün farkına varıyor ve sarsılıyor. Bundan dolayı konu hakkında söz söyleme noktasında olanların slogan atmak yerine dertlerini anlatmaları ve sağlıklı bir barış ortamının sağlanması için ikna olması gereken kitlelerin ruh halini en azından akıllarının bir köşesinde bulundurmaları önemli. Çünkü "gerçeğin çölü" birçok kişi için kabul etmeye ayak direyecekleri, anlamaktan kaçınacakları kadar "kurak".

Tarzım değil!

Bir zamandır kullanılagelen ve Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya'nın marifetiyle hukuk literatürümüze de girmiş bulunan bir kavram var; laik yaşam tarzı. Laiklik kavramının her türlü tamlama içerisinde şekilden şekle sokmayı başarmış necip milletimiz dünya siyaset ve sosyoloji bilmine katkıda bulunmayı sürdürürken bu kavramın idrakinde acze düşmesi muhtemel kişileri de düşünüp cümle içerisinde kullanmak yoluyla kendilerine yardımcı olmaktan geri kalmıyor ki bu düşüncelilik ayrı bir takdir konusudur.

Moderniteyi üretim değil tüketim üzerinden algılayan ve kavramları da çözüm üretmek değil, etrafında kamplaşıp tüketmek amacıyla kullanan bir toplum olarak "laik yaşam tarzı"nı da bu amaca matuf bir şekilde hizmete soktuk. "Türkiye İran olmayacak", "Ama dur, ya Malezya olursak?", "mahalle baskısı" gibi seçkin eserlerin bulunduğu "Best of Tehlikenin Farkında Olanlar Kulübü" listesine üst sıralardan giriş yapan bu kavramımızın tehlike altında olduğu dillendirildi. "Laik yaşam tarzı tam olarak nedir, tehlike altında mıdır, UNESCO tarafından korumaya alınmalı mıdır?" gibi sorulara girmeden yıllarca müdahaleye maruz kalmış başka bir yaşam tarzından bahsetmek istiyorum; muhafazakar veya mütedeyyin yaşam tarzı. Hani şu sıralar laik yaşam tarzını tehdit altına almış olmakla itham edilen yaşam tarzından bahsediyorum.

İskilipli Atıf, Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi gibi isimler sizin için neler ifade ediyor bilemiyorum ama toplumda geniş bir kesimde saygı ve en azından sempati uyandıran bu isimler aynı zamanda bu yaşam tarzının "horlanmışlığının" sembolü durumunda. Derdim yaşanılanlar karşısında rövanşist bir tavrın haklılığını belirtmek değil, Kuran öğretiminin gizli kapaklı yapıldığı ve bazı kitapları bulundurmanın suç unsuru sayıldığı dönemleri atlatmış, ezanın Türkçeleştirildiğini görmüş bir toplumsal hafızanın kodlarının altını çizerek amacı yargılamak değil anlamak olanlara yardımcı olmak. Birilerinin kadrolaşmasını aklamak değil, annesinin başörtüsü dolayısıyla askeri okullara alınmamış ve namaz kıldığı gerekçesiyle aynı okullardan atılmış olmanın bu toplumda yarattığı derin travmayı vurgulamak. Çünkü imam hatip liseleri ve türban gibi konular gündeme geldiğinde bu sosyal gerçeği gözden kaçırınca "Türban sorununu neden hep erkekler tartışıyor?", "Türkiye'nin din görevlisi ihtiyacı belli!" gibi noktalara takılıyoruz.

Yaşam tarzının tehlikede olmasından korkanların, ki yaşam tarzına müdahale edilmesi rahatsız olunacak bir konudur, toplumun başka kesimlerinin yaşam tarzının yıllarca değil sadece tehlike altında olmak alenen "dövülmüş" olduğunun farkında olmasının "netameli" konular ele alınırken ülkenin tamamı için faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Aynı bakış aşısına "Kürt sorunu"nda da ihtiyaç duyulmakta.

Yoksa bunları yazmak "tarzım değil"!

Erbillerin Mali Derya, Yemeyen Yandaş Medya!

Mehmet Ali Erbil'in televizyon programında söyledikleri üzerine oluş(turul)an gündemi takip etmek gayet eğlenceli bir hâl aldı.

Hükûmete "çakan" bu açıklamalara "bazılarının" mal bulmuş mağribi gibi saldırmaları pek şaşırtıcı olmadı tabii. Olayı okurlarına "Canli yayında isyan etti" başlığı ile duyuran Amiral Gemimiz her zamanki gibi fikr-i takipten ödün vermeyerek Mehmet Ali Erbil'in ertesi günkü açıklamalarını da "Artık iç çamaşırı yollarsınız" başlığı ile vererek mevzuya yeni boyutlar katma şansını ıskalamadı.
ETÖ Soruşturmasını ve Davasını Sulandırma İşleri Başkanlığı'nın diğer çalışanları da konuyu irdelemiş tabii ki!

Bir de medyatava'ya dayandırılarak verilen başka bir haber var ki, bu haberi yayınlayan yandaş medya! Zaten fikr-i takibin bittiği yerde yandaş medyalık başlar!

Habere göre Kanal 24 ihale sonucu almış bir kısım yerlerde gösterilme hakkını. Ayrıca bahsedilen otobüs AKP'nin seçim otobüsü değilmiş, Başbakanlık otobüsüymüş. İnsanların Başbakanlık otobüsü yüzünden bekletilmesi de ayrı bir yanlışlık. Ama medyatava'daki haberi okuunca durumun en başından beri zihnimde oluşandan farklı olduğunu fark ettim (meraklıları olayın videosunu da izleyebilir)

Şöyle ki;

Mali'nin anlattıklarından olayın kalkmaya hazırlanan vapurun "Durun, AKP Seçim Otobüs'ü gecikti! Kalkamazsınız, beklemeniz lazım!" emri ile yarım saat beklemek durumunda kalması şeklinde cereyan ettiğini sanmıştım. Yapılan tabii ki kabul edilemez bir davranış, otobüsün Başbakanlık'a ait olması da mevzunun vatandaşa yapılan saygısızlık boyutunda herhangi bir değişikliğe sebep olamaz. Fakat habere göre konu orada olan bir otobüsün vapura "sığdırılamaması". Bu da orada beklemek zorunda kalan vatandaşları haklı olarak sinirlendirmeye yetebilir. Tıpkı sabahları dolu olan toplu taşıma araçlarına binmeye çalışırken aracın yola devam etmesini engelleyen kişilerin yaptığı gibi. Ama işte o kadar! Başka vapurlarda gayet sivil otobüslerin gerek aceleden gerekse işletmecinin paragözlüğünden vapurlara sığdırılmaya çalışılmasından dolayı beklemek zorunda kalmış ve bu sırada sinir katsayısı tavan yapmış biri olarak o vapurdaki insanların sinirlenmelerini de, şikayet etmelerini de anlıyorum fakat gerçeği bu kadar eğip bükerek buradan siyasi analizler yapıp birilerine "giydirmeye" çalışmak da muhalefetin "inandırıcılığını" zedelediği gibi içine düştüğü "acziyeti" de gözler önüne seriyor.

Yoksullara yapılan yardımı eleştiren bazı gazetelerin, yıllardan beri dilenme kültürünün toplumda yerleşmesinde büyük emek sahibi "Memedali Bey" üzerinden hükûmete sallama girişimini çok da yadırgamıyorum. Hele aynı işi yapması için Yılmaz Özdil gibilere üstüne bir de para verirken...

Ama ülke genelindeki muhalefetin toptan buna bel bağlayacak duruma gelmesi gerçekten kötü. Deniz Baykal'a düşen Mali'ye sarılıyor demek ki!

Mali bir yandan da haklı aslında; ülkedeki muhalefet anlayışı bu seviyeyi aşamadığı sürece, Rekabet Kurulu el koymazsa(!) bu gidişle bir süre sonra gerçekten Tek Parti devrine döneceğiz diye korkuyorum!